Narlıdere Life

“En büyü keyfimiz Sahilevleri’nden kendimizi denize atmaktı”

Mustafa Balbay’la Gazeteciler Cemiyeti’nde buluştuk. Milletvekilliğini, gazetecilik mesleğini,  ülkenin bugünkü durumunu ve içeride yaşadıklarını konuştuk.

Bilindiği gibi çeşitli mücadeleleriniz oldu, yorucu, üzücü mahkeme süreçleri yaşadınız… Şimdi artık milletvekilisiniz geriye baktığınızda ne hissettiriyor size?   

Hayat tümüyle, her anıyla, her günüyle bizim hayatımız. İnsan geçmişinden şu yılı çekip alayım diyemez. Öyle derse daha çok önüne gelir düşüncesindeyim. Bir de şöyle düşünüyorum; verdiğim mücadeleler bakımından Türkiye’nin içinde yaşadığı durumla hep özdeş geçen bir hayatım oldu. 1977 – 1981 Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunuyum. O dönemin 12 Eylül öncesi olaylarını biliyorsunuz. Üniversiteden tanıdığım beş arkadaşımın cenaze törenine katıldım. Böyle bir dönemde öğrenci olmak bile bir mücadeleydi.  Üniversiteden sonra gene bitmek tükenmek bilmez bir gazetecilik mücadelesine başladık. Her zaman gazeteciliğe de sadece bir meslek olarak değil, mücadele biçimi olarak baktım. Mesleğimin ilk birkaç yılı dışında tüm meslek hayatım Cumhuriyet Gazetesi’nde geçti. Cumhuriyet’te olmak da benim için bir mücadele biçimiydi.

4,5 yıl kadar içeride kaldınız? Tam olarak neyle suçlandınız. Muhalif olmakla mı? Yazdığınız notlarla mı? Katıldığınız Cumhuriyet mitingleriyle mi?

Muhalifleri susturma girişimiydi bu. Büyük bir korku vermeye çalıştılar; tutuklanan rektörler üzerinden üniversitelere, tutuklanan avukatlar üzerinden yargıya, tutuklanan askerler üzerinden Türk Silahlı Kuvvetleri’ne her kesime olağanüstü yüklenmeydi bu. Ama şimdi şunu söyleyebilirim; bu davalardan murad edilen bizleri onursuzlaştırmak, çürütmek, bedenlerimizi ortadan kaldırmayıp ruhumuzu ortadan kaldırmaktı istenilen. Ana nedeni buydu. Ama başaramadılar. Daha güçlü olduk ve gelecek mücadelesini daha güçlü verme sorumluluğu edindik. Benim mücadelem özgürlük mücadelesi, daha güzel bir Türkiye mücadelesidir.

Çocuklarınızla aranızda 5 yıla yakın önemli bir kopukluk oldu. Bu süre derin izler de bırakmıştır elbette. Nasıl telafi ettiniz bu kayıp zamanı?

Tam olarak 1729 gün. Bunun 620 günü hücrede tek başına geçti. Ben bunların çok fazla öne çıkarılmasında yana değilim elbette ama yaşadığımız acıların da unutulmaması, bilinmesi ve bir daha olmaması için mücadele edenlerin artması gerektiği için söylüyorum. Geçen zamanı telafi etmek imkânsız tabii… İlle de o süreci aşmak diye bir çaba içine girmeme kararı aldım. Uzmanlara da danıştım; o dönem bizim hayatımızın bir parçasıydı, çocuklar o dönemi unutsun, hatırlamasın diye bir şeye girdiğinizde o bir başka baskı yaratıyor. O dönemi çocuklarımla daha açık, daha net konuşuyorum artık. Başlangıçta hiç konuşmamaktan yanaydım ama bakıyorum ki unutmamışlar. Mesela ben ilk İzmir’e gidiyorum dediğimde oğlum; “Kaç yıl sonra dönersin?” dedi.

Cezaevinde dokuz kitap yazdınız,  zaman çok olduğu için üretken olmak kaçınılmaz mı oldu?

İçerideki en büyük zenginliğim zamandı, şimdiki en büyük fakirliğim zaman. İçeride zamanı ben yönetiyordum, şimdi zaman beni yönetiyor. Bir de orada güne başladığınızda bir gün daha bitecek diye başlıyorsunuz, dışarıdayken bir gün daha başlıyor diye güne başlarsınız. İçerideyken kabaca benim bütün zamanım disiplinliydi. Akşam başımı yastığa koyduğumda bugün boşa geçti dediğim bir gün olmadı. Haftada bin sayfa kitap okudum. Bu süreç bir anlamda önemli bir üniversiteydi benim için.  Nietzsche’nin bir sözü var “Amor fati” diyor, yani “Kaderini sev” evet kader buydu, hayatta kadere pay bırakmak lazım. Tamamen de kadere teslim olmadan tabii.

İçeride bilgisayar yoktu, bütün yazılarımı elle yazdım. Hatta içerideki kalem kültürüm hala devam eder. İçi değişebilen bir tükenmez kalemim vardı, bu iç 25 sayfa yazıyordu, bütün kitaplarımı bununla yazdım. Dışarıdayken belki de kolay kolay aklımıza gelmez bir tükenmez kalemin kaç sayfa yazı yazacağı. Dokuz kitabın tamamını elle yazdığım için, sürekli sağ el kullanılınca yorulduğu için durum bana sol elle yazı yazmayı da öğretti.

300 yıl hapis istemiyle yargılandınız,  inancınızı hep koruyabildiniz mi?

Özellikle ilk günlerde şunu söyledim kendime: “Bu aşamadan sonra hapisten ne zaman çıkacağını sorgulama artık. Nasıl çıkacağını sorgula. O güne nasıl çıkacaksın? Sağlam çıkman lazım, beden ve beyin sağlığını korumuş olarak çıkman lazım.” Buna daha çok odaklandım. Ziyaretime gelen milletvekili arkadaşlar oluyordu. Bana sarılıyorlardı ve şöyle diyorlardı: “Hadi seni hapishanede son görüşümüz artık, önümüzdeki duruşmaya çıkıyorsun.” Ben tebessüm ediyordum. Kısa sürede çıkamama olasılığını hep diri tuttum. Ne zaman bitecek diye sorgulamaya başladığınız an kendinizi uzayın boşluğunda hissedersiniz. Onu yapmamak gerekir diye düşünüyorum.

35 bin kadar mektup aldım ki; bunların birçoğunu vermemişler. Bunlar da bir anlamda dışarıyla nefes alıp vermemi sağladı. Güçlü olmamı sağladı.

Yine güncel ve hassas olan bir sorun, terör ne yazık ki. Bu konuda sizin düşünceniz nedir?

Terör küresel bir tehdit artık ve terör örgütleri bazen “düşmanımın düşmanı dostumdur” anlayışından hareket ederek, kimi ülkeler zayıflamasını istedikleri ülkelerin terörle karşı karşıya kalmasını isteyebiliyorlar. Ben Türkiye’yi Dünya ile komşu bir ülke olarak değerlendiriyorum. Kuzey komşumuz Rusya, Avrasya’nın ortasında, güney komşumuz deniz komşumuz Mısır Afrika’nın ucunda, Irak ve Suriye Ortadoğu’nun önemli bir kapısı, İran da Asya’nın kapısı, batımızda Yunanistan Avrupa’nın kapısı. Türkiye bir kavimler kapısı. Biz Dünya ile komşu bir ülkeyiz, böyle bakmak gerekiyor. Biz istesek de kendimizle baş başa bırakmazlar. Son yirmi yılda dünyada yirmi beş kriz bölgesi oldu, bunlardan on yedisi Türkiye’nin etrafındaydı. Böyle bir yerdeyiz ve teröre böyle bakmamız lazım. Bunlar üç beş eşkıya yok ederiz şeklinde içi boş bir özgüvene girmemek gerekiyor. Teröre büyük bakmamız lazım üstelik sadece içeriden de kaynaklanmıyor. Anadolu’da bir laf vardır: “Evin camdansa komşuna taş atma” çünkü senin evin camdan. Örneğin; Suriye’nin iç barışına karışmak, onu sevdim bunu sevmedim şeklinde yorumda bulunmak yapmamamız gereken şeylerdir. Türkiye bir iç savaşa evrilir mi şeklinde bir kaygı var insanlarda.  1990 – 1995 arasında Balkanlar’da iç savaş yaşandı 250 bin kişi öldü, 1995 – 2000 arası Azerbaycan’da ve Gürcistan’da iç savaş yaşandı, 2000 – 2005 arası Irak’ta iç savaş yaşandı, 2011 – 2015 Suriye’de yaşanıyor bu ülkeler uzayda mı? Hayır, etrafımızda ve ben milattan önceden söz etmiyorum yaşadığımız çağdan söz ediyorum. Türkiye’nin de bu olasılığı gözden uzak tutmaması lazım. Bunun özü topluma güven veren bir yönetimdir. Terörle mücadelede en büyük gücümüz, gözünü kırpmadan şehit olmaya hazır gençlerimiz ve o tehlikeye karşın hala çocuğunu askere davul-zurnayla gönderen ailelerimizdir. Dolayısıyla Türkiye bunu aşma gücüne sahip, terörü yenme gücüne sahiptir.

Milletvekili seçilip meclise girdikten sonra daha güçlü hissettiniz mi, yapabilecekleriniz açısından?

Ben gazeteciliği bırakmamayı, kalemi elden bırakmamayı ilke edindim. Mesleğimi çok iyi yapmak istedim. 1990’lı yıllarda, 2000’lerin başında siyaset teklifleri almama rağmen hep uzak durdum. O dönemde rahmetli Ecevit’ten, Deniz Baykal’dan teklifler almıştım. Çevremdeki insanlar, “Madem bu kadar mücadele içindesin siyasete girmen lazım” diyorlardı. Ben de, bu ülkenin iyi yazarlara da gazetecilere de ihtiyacı var diye düşünüyordum. Fakat Silivri beni düşünmeye itti, mademki bu saldırı siyasal o halde siyasete girmeliyim dedim. Türkiye’de siyaset bazıları için bir meslek, bazıları için hırs, ama benim için mücadeledir. Daha fazla insanla beraber olmak daha çok yaşamın içinde olmaktır. Şimdi siyasetin içinde olarak ayrı bir güç, ayrı bir enerji, ayrı bir sorumluluk hissediyorum. Evet, söylediğiniz gibi, daha güçlü hissediyorum kendimi.

Bir gazeteci, siyasetçi ve vekil olarak ülkenin durumunu nasıl görüyorsunuz? Umutlu musunuz?

Kesinlikle umutlu olmamız lazım. Evet Türkiye şu anda bir darboğazdan geçiyor. Ben gazetede ilk başladığımda kullanılan iki cümle vardı: “Türkiye bir darboğazdan geçiyor”, “Türkiye bir uçurumun kenarında” bir türlü şöyle bir düz ova, mutlu olacağımız bir vadi, bir ırmak kıyısı olmadı diyoruz… Ama şimdi daha umutlu olup, daha çok inanmalıyız. Umutsuz gibi görünen bu iki cümle bile aslında umut vadeden cümleler. Darboğazdan geçmekte olmak bir yere varmak demek, uçurumun kenarında olmak da henüz umut var, hayat var demek. Ben sorunlara da böyle bakıyorum. Kahrederek baktığımızda yaşam sevincimizi kaybederiz.

Burdurlusunuz Ege mutfağıyla aranız nasıl?

Evet Burdurluyum. 1971’de Burdur’da büyük bir deprem oldu.  Bizim gittiğimiz okullar yıkıldı, eğitim çadırlarda sürdü. Babam bizim okumamız için Nazilli’ye göçtü. 1971’den 1977’ye kadar ortaokul ve liseyi Nazilli’de okudum. Ailem hala orada yaşıyor.

Ege mutfağı ile aram çok iyi. Ege’nin dağlarında biten her şeyi yerim diyebilirim. Bizim için Ege mutfağı tarladır, Ege mutfağı dağlardır. Temeli ottur mutfak kültürünün. Zeytinyağı da vazgeçilmezimizdir tabi ki.  “Ege’nin dağlarından yağ, ovalarından bal akar” denir incir ve üzüme gönderme yapılarak.  Tarihte de felsefecilerin Ege’den çıkması zeytinyağına bağlanıyor. Dolayısıyla Ege mutfağı bir yaşam biçimidir.

 

Ege Üniversitesi mezunu olduğunuz için İzmir’de öğrencilik yıllarınızı, hatta meslekte ilk yıllarınızı geçirdiniz. Siz İzmir’i nasıl anlatırsınız? 

Bir söz vardır: “doğduğun yer mi doyduğun yer mi?” diye.  Bana sorsalar insanın gençliğinin geçtiği yerdir derim. 1977 ile 1989 arası, üniversite yıllarım ve mesleğimin ilk on yılı burada geçti. Ayak basmadığım yeri yoktur diyebilirim. Mesleğimin ilk beş yılında, İzmir’de edindiğim çevreyi sonraki otuz yılda edinemedim. Dostlarım, arkadaşlarım var burada. Dolayısıyla benim hayatımda önemli bir yeri vardır İzmir’in.

İzmir’in birçok yerini bilirim dediniz.  Narlıdere ile ilgili paylaşmak istediğiniz bir şey var mı?

Ben aynı zamanda atletim. Üniversitede okurken Ege Üniversitesi Atletizm Takımı’ndaydım. O dönem Ege Üniversitesi Spor Yüksek Okulu’nun müdürü Hikmet Kandeğdi’idi. Antrenmanlarımızı Göztepe Stadı’nda yapardık. En büyü keyfimiz yazın Göztepe Stadı’ndan çıkıp, Fahrettin Altay Meydanı’ndan geçerek, narenciye bahçelerinin arasından, İnciraltı’ndan geçip Narlıdere Sahilevleri’nden kendimizi denize atmaktı. Bu keyifli anların içinde Narlıdere’yi hep koşmak, koştuğum yerler olarak hatırlıyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Belkıs Ersan Yaka

Genel Yayın Yönetmeni/İmtiyaz Sahibi

Yorum ekle

Bizi takip edin!

Kültür-sanat etkinlikleri ve haberler için bizi takipte kalın.

/* ]]> */