Eskiden…

“Bitmiyor, sadece bazen -belki güneşli bir günde veya kalabalık bir gecede- geçtiğini sanıyorsun ama geçmiyor esasında. Alışıyorsun zamanla, asla bitmiyor…”

Eskiden, bir pencerede beklerken, hala suskun ve çocukken, basit bir oyunda düşlerken, henüz kimse ölmemişken, büyümek hiç aklımda yokken… Eskidendi, çok eskiden.

Sabahları, birbirinin yüzüne bakıp “günaydın” demeden geçen insanlara şaşırırdık. Korkardık yüzlerindeki sabah aydınlığının olması gereken kuytularda barınan gölgelerden. Bir hayli anlamsız gelirdi sabah mutsuzluğu. Yoracak şey bulamazdık…

Eskiden, çember çevrilir, musluktan su içilir, ağaçlara tırmanılırdı.

Bebekler bezden, silahlar tahtadan, resimler kömür karasından yapılırdı.

Kızlara ninelerinin, erkeklere dedelerinin isimleri konulur, saatli maarif okunurdu.

Komşuda pişen bize, bizde pişen komşuya düşerdi.

Geceler ayaz, sokaklar karanlık, yıldızlar parlak olurdu.

Turşu, salça, tarhana evde yapılır, karpuz kuyuda soğutulurdu.

Erik ağacının çiçeği penceremize yaslanır, güz yaprakları bahçemize düşerdi.

Kardan adam yapılır, evlerde soba yakılır, kış gecelerinde masal anlatılırdı.

Merdiven çıkılır, aidat ödenmez, yönetici seçilmezdi.

Evler badanalı, sokaklar lambasız, mahalleler bekçili olurdu.

Ajans radyodan dinlenilir, çizgi roman okunur, defterlere kenar süsü yapılırdı.

Hayat, arkası yarın gibiydi, kesintisizdi, efektör Korkmaz Çakar’dı.

Her gün yaşanacak bir şey vardı. Herkes kendi düşünü kurar, kendi hayatını oynardı…

Sokaklar, evlerimiz kadar güvenliydi. Düşünce kaldırırlar, kavga edince barıştırılırdık. Polisler gelmezdi kavgalarımıza, zabıtlar tutulmazdı. Birbirimizin suyundan içer, elmasına diş atardık yine de mikrop kapmazdık. Azar işitip hastanelere taşınmazdık. İtişip, kakışıp yine oyuna dalardık…

Dünyayı keşfetmeye çıkmış meraklı çocuklardık. Unuttuk bir sokağın ucundaki soluk perdeli evlerimizi, bahçelerimizi, güllerimizi, gülüşlerimizi… Derken kurtaramadık kendimizi. Şimdi, sevdiklerimizi sevmeyi deniyoruz. Yaşamadıklarımızı değil, yaşadıklarımızı özlüyoruz…

Özlemek mi, anmak mı? Her ikisi de aynı kapıda mı? Kapıyı çalan olmasaydı aralanır mıydı tüm bunlar? Kapıyı çalan kimdi peki? Bir hırsız mı, yoksa zaman mı?

Alışıyor insan yalnızlığa, yalnız kalmaya. Kalacak olma fikrine bile alışıyor. Kendini bile çekemeyen bir insan için çok da zor değil ki; zaten içindeki kalabalıkta kayboluyorsa ve dışında duyacağı en ufak sese tahammülü yoksa, alışıyor işte… Bir de şiirler olmasa; Orhan Veli de sussa daha kolay olacak ama…

Bir zaman önce başa çıkamadığın yoksunlukların, aslında ne denli farazi olduklarını fark edersin ve sonra da alışırsın. Yalnızlığın bundan gayrı sebep değildir! İnsan doğunca değil, büyüyünce yüzleşiyor kendisiyle. Tutunduğu her şeyin kırıldığını, yok olduğunu görünce de; ister istemez tutunuyor kendisine…

Daha fazla alışmadan kalabalıklara, tekrar geri dönmek lazım yalnızlığa… Hayat ne kadar garip değil mi? Deniz, martılar, gemiler falan… Ama insan neye alışmıyor ki? Eninde sonunda alışır yalnızlığa. Yalnızlık en büyük tiryakilik olmuş. Rastlamadım oysa her hangi bir uyarı yazısına “yalnızlık öldürür” gibi mesela…

Bavul her zaman hazırdır. Telefonların seyrek çalacağı hesaplanmalıdır. Pencereden misafir yolu gözlemekten de vazgeçmek lazım. İhanetlere, terkedilmelere, bir başına kalmalara hazırlıklı olunmalıdır.

Göçüp giden dostlarla birlikte, elden gelmese de mecbur kalınandır. Yapacak bir şey yoktur çünkü giden gitmiştir, geride seni bırakmıştır. İşte o zaman yapılacak tek şey; yalnızlığı kucaklayıp, onu sevdiklerinin yerine koyabilmeyi başarmaktır. Yalnızlık bakidir, oradadır. Her zaman orada olacaktır. İster alışın, ister alışmayın; herkes yalnızdır!

 

0 Shares:
Bir yanıt yazın
You May Also Like