Mimarlık

Hayvanların içgüdüsel ev formları ve doğada dik açılar

Bazı hayvanlar, içgüdüsel olarak bazı formları doğrudan üretebiliyor. Mesela arılar, petek üretimini dünyanın birçok farklı yerinde benzer biçimde gerçekleştiriyor. Aynı şekilde, belli tür kuşlar yuvalarını belli şekillerde kuruyor. Karıncalar, karınca yuvalarını içgüdüsel olarak benzer mantıklar ile oluşturuyor. Biyomimikri, yani doğayı taklit ederek veya doğal formlardan esinlenerek insanların hayatını kolaylaştıracak modeller üretme işi, sıkça karşılaştığım bir kavram. Son dönemde biyomimikrinin mimari tasarım aracı olarak kullanılması, beni “insanların içgüdüsel bir ev formu” olup olmadığını düşünmeye itti. İyi taklitçileriz, ama acaba tamamen insanlara özgü bir ev şekli beynimizin köşelerinde bir yerde yatıyor mu, ya da zaten halihazırda üretmekte olduğumuz yapılar bizim içgüdülerimizin sonucu mu diye merak ettim. Düşünürken de bu yazı ortaya çıktı.

Dokumacı kuşu yuvasının karmaşık düzeni.

İnsanların barınma içgüdüsüyle buldukları ilk çözümlerden biri mağaralar. Mevcut boşlukları kullanarak veya kaya oyuklarını zamanla genişleterek dış etkenlerden korunacak bir yer bulmuşlar kendilerine. Mağara adamlarının bu içgüdüsel çözümü aslında oldukça pratik. Hem vahşi hayvanlardan; hem de yağmur, soğuk, yıldırım gibi doğa kaynaklı potansiyel sorunlardan korunacak bir mekan mağara. Ben bu dönemde yaşamış insan atalarımızın hatıralarının bize bir şekilde genetik olarak aktarıldığına inanıyorum. En azından mekansal olarak keyifli anlarının. Birkaç ay önce -yağmur yağarken dışarıda oturmanın yarattığı farkındalıkla- sosyal medyada şöyle bir yazı yazıp paylaşmıştım bu konudaki düşüncelerimi özetlediğim:

“Şehirde doğdum, şehirde büyüdüm; bu yüzden bu hissettiklerimi aslında yaşayarak öğrenmiş olamam. Çoğunlukla apartmanda geçti çocukluğum. Altı senedir Urla’da bir köyde yaşıyorum. Az önce yaşadığım bir dejavuyu kendime açıklamaya çalışacağım. Aslında tam dejavu değil, yani aynı anı tekrar yaşamak gibi değil de, benzer hisleri tekrar hissetmek diyelim. Yağmur çiselerken çıkan sesi, rüzgarın tenime değmesini, üşümeyi, çok uzaktan köpeklerin havlama seslerini – baykuşları – duymayı, kapkara gökyüzünde yıldızları görmeyi, toprağın kokusunu almayı, ve tüm bunlar olurken içeri eve girmemeyi; tüm bunları bu hayatımın geçmiş kısmında gerçekleştirdiğimi hiç hatırlamıyorum. Eskiden yağmur çiselese dışarıda durmazdım herhalde zaten. Ama artık duruyorum. Yani içeri girmemi gerektirecek bir durum oluşturmuyor artık bu benim için diyeyim. Bu yüzden tüm bu beş duyuya hitap eden deneyim, çok farklı bir şey düşündürüyor: Daha önce tüm bunları aslında hep yaşadığım hissi. Tüm bunları tanıyorum aslında, toprağın kokusunu, yağmurun sesini, ıslanmanın nasıl hissettirdiğini, bir saçağın altına sığınsam bile sesi duymaya devam etmeyi, tüm o dış mekandan beş duyu dahilinde kopmamayı.

Bu bana baya ciddi bir genetik aktarımmış gibi geliyor. Büyük büyük büyük dedelerimizden, çok eski atalarımızdan bir şekilde kaynak kodumuza geçmiş, bize kadar gelmiş hisler. Mesela mağaraya sığınıp dışarıyı izlemek gibi. Yağmurun dinmesini beklemek ve o sırada hiçbir şey yapmadan durmak. Sadece izlemek, gözlemlemek. Arada cam yok. Yüzyıllar boyunca aynı deneyimi yaşamış insanlar, camdan pencere yapmak keşfedildi ve insanlar birkaç yüzyıl evlerinde güvende kaldı diye bu hisleri unutacak mı? Bence doğa unutturmuyor. İnsanın fiziksel yapısı tüm bu bilgileri saklıyor; içgüdüler gibi.

Ve hatırlamak açıkçası epey iyi hissettiriyor. Biraz daha bütünmüşüz gibi cansız saydığımız toprakla, suyla, havayla. Onlar da en az bizim kadar canlıymış gibi. Onların bir parçasıymışız gibi. Tüm evrenin bir ortak hafızası olduğuna inanıyorum. Anne babalarımızın devamıyız resmen. Hatta taşın toprağın da ara formuyuz.”

Mağaradan dışarı bakış.

Mağaradan çıktıktan ve kaya oyma işini bıraktıktan sonra, insanların genel yapı oluşturma eğilimi “taşları üst üste dizme” şeklinde olmuş. Taş, insan ölçeğine uygun bir yapı malzemesi; -bugün de dahil- tarihin her döneminde kullanılmış. Bir eskimo “iglo”sunda bile sıkıştırılmış kar blokları üst üste diziliyor. Bunun dışında bir de kızılderili “tipi” çadırlarında olduğu gibi çubukları birbirine bağlama benzeri yöntemler de var. Bu yöntemin bir benzeri Orta Asya’da Türk ve Moğol göçebelerin ev olarak kullandıkları “yurt” adlı çadırlarda da görülebilir. Taşları üst üste koymak, ağaç dallarını birbirine bağlamaktan daha kalıcı bir yapı ortaya çıkarıyor haliyle; bu yüzden çadırlar göçebe toplumlarda daha sık görülüyor. Tüm bu yöntemler, günümüzde tuğla, ahşap ve çelik gibi yeni malzemelerin kullanıma dahil olmasıyla beraber, hala en geçerli yapım yöntemleri. Betonun malzeme olarak kullanılması ile “kalıp içine dökme” de günümüzün en yaygın kullanılan inşaat yöntemlerinden biri tabii.

İnsanlığın geçirdiği tüm bu saydığım –ve daha sayamadığım- mimari evrelerden bahsederek ulaşmaya çalıştığım nokta, bugün insanların en sık kullandığı dik köşeli yapı formlarına nasıl varıldığı. Dik köşeler diyince, akılda bir megaron planı canlanıyor hemen; tarihin eski dönemlerinden beri var bu form elbette. Aslında prizmatik yapı formları, biraz da taşların üst üste konmasının doğasından geliyor. Düz yüzeye sahip taşlar, daha kolay sabit duruyor ve bu yöntem ile en verimli taşıyıcı sistem, düz bir şekilde yükselen taşıyıcı duvarlarla / kolonlarla kurulabiliyor. Bu da bizi köşeli formlara götürüyor, ki ben şahsi olarak mimaride prizmatik formların kullanımına ciddi bir biçimde sempati duyuyorum. Bugün etrafımıza baktığımızda, modernizmin bize miras bıraktığı bir yapılı çevre görüyoruz. Yüzyıllarca değişim geçirerek şekillenen yapı biçimlerinin, sonuçta en sık kullanılan haliyle geldiği nokta bu. Değişimin devam edeceği kesin, ancak bugün oluşan durum da ortada. İnsan elinden çıkma dik köşeli prizmatik formların etrafımızı çevrelediği açık. Bu formların doğada -insanların ürettiklerinin haricinde- hiç olup olmadığını biraz araştırdım. Az da olsa, varmış.

Yoğunluğun Mimarisi serisinden – Michael Wolf.

Bazı maddelerin kristal yapıları, doğadaki kübik formlara başlıca örneklerden biri. Demir sülfür (pirit), kaya tuzu (halit) ve florit gibi mineraller küp şeklinde kristal formlarına sahip. Müthiş heykelsi yapıları var. Bunu öğrenir öğrenmez Kemeraltı’nda hediyelik taş satan bir dükkandan, minik bir kayaya küp biçiminde saplanmış şekilde duran bir pirit kristali aldım, evimin baş köşesine koydum. Aşağıdaki fotoğraftaki florit kübik strüktürü de, aynı insan elinden çıkmış gökdelen bloklarının yan yana gelmiş halini andırıyor. Doğada böyle yapıların var olması, insanların biçimsel olarak doğadan çok da uzaklaşmış olmadığı izlenimi bıraktı bende.

İç içe geçmiş kübik pirit kristalleri.

Çağlar boyunca doğadaki organik formlardaki mükemmelliği anlamaya çalışırken, insanların kullandığı araç hep köşeli geometriler olmuş. Bunu, altın oranın altın dikdörtgenine bakınca da, Leonardo da Vinci’nin Vitruvius Adamı’na bakınca da kolayca fark ediyoruz. Fibonacci spiralini çizerken dikdörtgenlerden yararlanmamızın sebebi, bence insan beyninin köşeli formları anlamaya daha yatkın olması. Yoksa mesela bir kuşun beyni, spirali bir form olarak algılamada içgüdüsel olarak bizden çok daha başarılı olabilir belki de, bilemiyorum.

Buraya kadar bahsettiğim insan elinden çıkma formlar, hep öklit geometri ile tanımlayabileceğimiz biçimler. Doğada ise bir yapının gelişmesi genellikle fraktal geometri ile oluyor. Kendini farklı ölçeklerde sürekli tekrar ederek büyüyen, düzensiz ve olasılıksal bu formlar; her gün, her yerde karşımıza çıkıyorlar. Bazı oluşumlar gerçekten çok etkileyici oluyor ve bu yüzden de bu formlardan etkilenerek mimarisine şekil veren tasarımcılar var. İnşaat yöntemleri geliştikçe bu şekilde oluşturulan strüktürlerin ayakta kalması da gittikçe kolaylaşıyor. Özellikle üç boyutlu yazıcılar, organik formların inşasında büyük bir kolaylaştırıcı araç olacak gibi duruyor son gelişmelerle birlikte. Geçen ay bahçemde kendi kendine yetişen “yılan odası” (clathrus ruber) mantarı da tam bu bahsettiğim mimari tipolojiye yön veren cinsten bir doğal oluşum. Bu arada bu mantarın çok pis koktuğunu ve bu yüzden yenmediğini söylemeden geçemeyeceğim.

Yazının başında bahsettiğim canlı evlerinden karınca yuvalarının yapısı, yerin altında kendine özgü bir tipolojiye sahip. Bu canlıların beyinlerinin içinde yatan sistemin köşeli ve düz çizgili formlar üretmediği kesin. Oldukça karmaşık bir yapıya sahip bir yuvayı hep beraber, aynı işleyişi sürdürerek kuruyorlar. Bu gibi oluşumlar, beni insanın beyninin bir köşesinde hala içgüdüsel olarak kuracağı ev formunun ne olduğunu düşünmeye itiyor. Doğduğumuzdan itibaren hiçbir şey öğrenmemiş ve görmemiş olsak, inşa etmeye çalışacağımız ilk ev formu nasıl olurdu? Yine bir mağaraya mı sığınırdık ya da çadır mı kurmaya çalışırdık ağaç dallarıyla acaba? Yoksa bizim yaşam alanı konusunda ortak bir içgüdümüz yok mu, yalnızca iyi taklitçiler miyiz?

Dik köşelerden bahsetmişken adını anmadan geçmek istemediğim biri var. Modernizmle birlikte dik açılara ve düz çizgilere övgüler arttıkça, buna karşı çıkan Viyanalı ressam Hundertwasser 1958’de “Mimarlıkta akılcılığa karşı Küf Manifestosu”nu yayımlamış. Manifestosunda Le Corbusier, Mies van der Rohe, Neutra, Bauhaus, Gropius, Johnson gibi mimarların yapılarının yıkılması gerektiğini söylüyor. Düz çizgileri ve onların oluşturduğu yapıları anlamsız ve ahlaksız olarak nitelendiriyor. “Küpler inşa ediyoruz, küpler! Vicdanımız nerede?” diyor Hundertwasser. Bu kısımları oldukça sert –ve bence gereksizce agresif- olmakla birlikte, manifestonun kalanında bahsettiği ilginç noktalar var. Mesela, mevcut sistemde yapıyı çizen mimar, inşa eden duvar ustası ve içinde oturan kişinin, bina ile bir ilgisi olmadığını ve bu durumun bir suç teşkil ettiğini söyler. Bu yüzden Hundertwasser’e göre ancak mimar, duvar ustası ve binada oturan kişi aynı kişi olursa mimarlıktan söz edilebilir. Aslında ilginç fikirler. Ancak ne yazık ki teoride ilginç olan konular, hayata geçtiğinde eleştirilen durumun çok da ötesine geçemeyebiliyor. Viyana’da Hundertwasser ve ona yardımcı olan mimar Krawina’nın yapmış olduğu Hundertwasserhaus binası, düz çizgilerin “biraz” kırılmış olmasıyla birlikte, manifestoya ters birçok nokta içeriyor. Mevcut yapım teknikleri ile hayal edileni uygulamak zor olmuş olsa gerek o dönemde. Belki bugün yaşasaydı, kendini yapısal anlamda daha iyi ifade edebilirdi. Mesela Zaha Hadid’in işlerini görsel olarak sevebilirdi belki. Ama onlar da çok fazla rafine gelirdi sanırım Hundertwasser’a, tertemiz yüzeylere bozucu bir karışım döküp küflendirmek istedi onları da manifestosunda bahsettiği gibi.

Son olarak, geçen ay yazdığım yazıya gelen bir yorumu paylaşmak istiyorum. Eskiden dere kenarında çamaşır yıkanması ve modern çamaşırhanelerin sosyalleşme açısından geçmiştekilerle paralellikleri hakkında yazdığım kısıma Emre Gönlügür bir ekleme yapmış ve Gökçeada’daki ortak çamaşırhaneleri örnek göstermiş benzer bir işlevin tarihte yapı içinde çözümü olarak. Aynı şekilde, köylülerin ortak çamaşır yıkadığı daha küçük bir çamaşırhaneye Ayvacık’ta Sazlı köyünde rastlamış. Yazılara gelen fikir paylaşımlarını okumak benim için çok keyifli oluyor. Aklınıza gelen konular olursa lütfen yazmaktan çekinmeyin, benim için de yeni bilgi olmuş olur, güzel olur. E-posta adresim onurcancakir@gmail.com (böyle yazınca bir an kendimi program kapanışında “Barış Manço – Moda – 81300 – İstanbul” der gibi hissettim).

Onurcan Çakır

(Yüksek Mimar / Akustik Danışman)

www.onurcancakir.com

 

 

 

0 Shares:
Bir yanıt yazın
You May Also Like