Akıl…

0
37

Akıl, akıl olsaydı ismi gönül olurdu. Gönül, gönül bulsaydı bozkırlar gül olurdu. Hiç bir akıl kendi mahiyetini bilemez, kendi varlığını göremez ama hiç bir akıl kendi varlığından şüphe etmez. Çok adil dağıtılmış olsa gerek ki; hiç kimse payına düşenden şikâyetçi olmaz, tam aksine övünüp durur ve böylelikle siz, insanın ne tür bir canlı olduğunu anlar ve üzülmeye başlarsınız.
 
Başkalarından alınmak istenildiğinde bol bol bulunur. Zekâ ile aralarındaki en büyük fark budur. Zekâyı alamazsınız ama akıl alabilirsiniz. Zekâ, yemeğin lezzetiyse, akıl o yemeğin malzemesidir…
 
“Allahım ben yok olamam! Herşey olurum, yok olamam. Parça parça doğranabilirim. Tütün gibi kurutulabilir, ince ince kıyılır, bir çubuğa doldurulur, içilir, havaya savrulabilirim fakat yok olamam. Mademki bu kadar korkuyorum, yok olamam… Razı değilim Allahım! Yok olmaya, kalmamaya, gelmemiş olmaya, mevcut olmamaya razı değilim. Bu dünyada bırakamayacağım hiç bir şey yok! Ne deniz, ne şehir, ne ev, ne ağaç, ne kadın, ne de ben… Bu kalıbım, bu zarfım, bu kafesimle ben onların hepsini bırakabilirim. Fakat şuurumu; bilmek, duymak, var olmak şuurumu bırakamam. Razıyım bir toz parçası olayım, insanlar üzerime basarak geçsin. Canım acısın, duyayım canımın acıdığını. Razıyım bir nokta olayım. Fakat o noktaya bütün kâinat, bütün mevcudiyetiyle dolsun. Ben yok olamam. Ağlarım, tepinirim, çatlarım, çıldırırım, ölürüm fakat yok olamam. Her şey benim olsun vereyim, gökler, yıldızlar, samanyolu, ay, dünya… Hepsini vereyim. Sadece aklım bana kalsın. Aklım!”

Akıl, olanın kullanıp onunla yaşadığı, olup da kullanamayanın yok sandığı, olmayanın da en çok kendinde sandığı yetidir. Allah’ın insana verdiği en büyük ödül ve en büyük cezadır. “Akıl, sonradan ah çekmek için değil, düşünüp tedbir almak içindir.”

Ben tanrı olsaydım…

Ben Tanrı olsam; en çok bulutları beğenirdim yarattıklarımın arasında. Hiç kirlenmeyen bulutlarla gururlanırdım en çok. Azıcık siyaha çalsalar, sonra hemen tekrar bembeyaz olan bulutları… Ben, hem çok sade, hem de çok güçlü bulutlara gıpta ederdim en çok. Hem içinden yaralanmadan geçebileceğim kadar yumuşak, hem de güneşi perdeleyip, karanlığı veren bulutları…

Bulutlarımı severdim en çok; hiç ağırlığı olmayan bulutlarımı. Birden yağmurla boşalıp, derdi bilmeyenleri. Hem her zaman orada duran, hem de birden kaybolan bulutları… Ben, gam tutmayan bulutlara bakakalırdım hep! Azıcık derdi olsa hemen orada ağlayan, beyaz pamuk bulutlara dalardım…

Ben Tanrı olsaydım, en çok bulutları izlerdim. İnsanlar nefes alırken ben, üzerlerinde dolaşırdım! Bir şekil bulsaydı bulut kendine, ağlar mıydı hiç?

Ruha çöken kara dumanlar misali ağırlık taşır. İçlidir bulut lakin içi dışı bir değildir. Kül rengi olanları zehirlidir ki; ilk gözlerinden öldürür insanı. Ay’ın gizemli ve buğulu örtüsüdür, ona sarılır da uyur Ay… “Şu bulut da sana benziyor, onun yanındakiler de. Yağmur yağdıran bulut da sensin, yazın öbek öbek beyaz olan da. Sis gibi üzerime çöken bulut da sensin, çise çise gül üzerine konan da. Şimdi yoksun ya buralarda, gittin… Oradaki bulut da sensin.”

Suskundurlar çoğu zaman, kaba ve somurtuk ölen güneşin ardından, lal gibi kızaran. Önce ağladılar, sonra hiç susmadılar. Sonra gökkuşağına bıraktılar sahneyi, ağlayacak bir şey kalmamıştı yeniden doğacak güne kadar. Oturup öylece beklediler sıralarını…
Eğer bulut olsaydım, ilk önce senin üzerine yağardım…