“Hayat bizi parmak uçlarımızla yalnızlaştırdı”

0
34

  Misket Dikmen: “Toplumumuzun birbirini anlamaya, birbirini dinlemeye, birbirine zaman ayırmaya ve dilimizi kullanırken göstereceğimiz özene ihtiyacı var.”

İzmir Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Misket Dikmen çocukluğunda kazandığı sınavla girdiği TRT’ye uzun yıllar hizmet vermiş. Radyo programcılığı, sunuculuk, spikerlik, program yapımcılığı yapmış. 1989 yılından bu yana da genç iletişimcilere tecrübelerini aktarıp, eğitmenlik yapıyor. İzmir Gazeteciler Cemiyeti’nde buluştuğumuz başkanımızla cemiyetten, TRT yıllarından, gün geçtikçe yozlaşan, bozulan Türkçe’mizden, gençlere verdiği eğitimlerden konuştuk.

Sizi biraz tanıyalım dilerseniz?

27 Yıllık TRT geçmişim var, 2010 yılında TRT’den ayrıldım. Daha sonra Ege Üniversitesi’nin radyo ve televizyonunun kuruluşunda hem eğitim programlarını düzenlemek hem de radyo ve televizyonun program yayın direktörlüğünü sürdürdüm. Orada görev alacak öğrencilerin yayıncılık ve sunuculuk konusunda eğitimini vererek yayını takip ediyordum. 2001 yılındaki genel kurulla cemiyet yönetim kuruluna girdim. 2015 yılında Atilla Sertel’den sonra başkan oldum.

Türkiye’de, Gazeteciler Cemiyeti’nde ilk kadın başkansınız…

Evet, ilk kadın başkan oldum. Biri ayağını sürüyüp yola çıktığı zaman diğerlerine de omuz veriyor. İlki İzmir’den çıktı ama şu anda beş cemiyetin başkanı da kadın…

TRT’de girdiğiniz bir yarışmayı kazandınız ve 7 yaşında bir programa başladınız. Böyle bir hayaliniz de varmış aslında. Bundan sonra nasıl geçti TRT yıllarınız?

Bu hayal aslında kendiliğinden gelişti diyebilirim. Ben TRT’den bir ailenin içinde büyüdüm. Babam TRT’de sanatçıydı, Halam ve eşi yine aynı şekilde çocuk programlarında çalışıyorlardı. Dolayısıyla oradan beslenip, orada büyüyen biriydim. İlkokulda okuma yazmayı öğrenir öğrenmez mikrofona ben de gittim. Bana çok emeği geçen hocalarım oldu. Bunlardan bir tanesi Suat Taşer’dir ki; kendisi Türkiye’de diksiyon sanatının en büyük isimlerinden, en büyük hocalarından biriydi. O yıllarda TRT’nin mikrofon teslim ettiği yediden yetmişe herkesin doğru ve güzel Türkçe konuşması konusunda mutlak bir titizliği vardı.
Benim ilk tayin yerim Diyarbakır’dı. 1983-1984 yıllarında, Güneydoğu’nun bugünlerinin adımlarının atıldığı o yıllarda orada olmak elbette zordu. TRT’nin radyosunun televizyonunun olduğu hemen hemen her ilinde, görev değişiklikleri sebebiyle çalışmışlıklarım var. Bu kurumun çatısı altında çalışmış olmaktan hep mutlu oldum.

Bir de eğitimcilik yönünüz var, genç iletişimcilere ders veriyorsunuz. Eğitimci olarak mutlu musunuz?

1989 yılında Anadolu Üniversitesi ile başladı bildiklerimi paylaşmam, eğitim hayatım. Bu günlere kadar da genişleyerek geldi. Bu kadar yıl sonra, kendimi mesleğime dair en mutlu, en enerjik hissettiğim nokta sınıfta öğrencilerle bilgiyi paylaşmam oluyor. Sadece ona odaklanıp, bildiklerimi aktarabilmek beni inanılmaz mutlu ediyor.

Siz hem bir iletişimci, hem TRT spikeri, hem de diksiyon dersleri veren bir hoca olarak, gün geçtikçe yozlaşan ve değişime uğrayan günümüz Türkçe ’si hakkında ne düşünüyorsunuz?

Türkçe dünyanın en güzel, en zengin ve matematik yapısı en güçlü dili… Ama biz onu bozmak için elimizden geleni yapıyoruz. Üstelikte bunu bilmeden de değil, toplum olarak neredeyse bile isteye yapıyoruz. Ama onun kıymetini bilmek çok önemli, çünkü bizi millet yapan unsurlardan birincisidir dilimiz. O yüzden de çok önemsiyorum dil konusunu. Bu konuda ailemden gelen de bir titizliğimiz var; belki de benim mesleki anlamda yolumu çizen şeylerden birisi de buydu: dil konusundaki titizlik ve dikkat. Mesela benim çocukluğumda, ailemde Türkçe kavramlar üzerinde felsefe sohbetleri yapılırdı. Büyükanneler, dedeler, halalar, dayılar, anneler, babalar ve torunlar bir arada sohbetlerin edildiği, büyük aile günleriydi. Evlere dört, beş gazetenin girdiği, ajansların asla kaçırılmadığı, bugünkü dizi meraklılarının heyecanıyla radyo tiyatrolarının beklendiği günlerdi. Felsefe toplantıları, edebiyat sohbetleri yapılırdı. Ama şimdi baktığımız zaman böyle şeyleri ne yazık ki göremiyoruz. Bu nedenle de bozuluyoruz. Eskiden birbirimizi anlıyorduk. İnsanlar çok dikkatli konuşuyorlardı. Bir nezaket, bir güzellik vardı.
Teknolojinin hayatımıza bu kadar yaygın olarak girmesi ve hayatımızdaki kapladığı bu alan bizi yalnızlığa itti.
Size 5-6 yıl önce yapılan şöyle bir bilimsel araştırmadan bahsetmek istiyorum. Türkiye’de bizler, bu toplumun insanları günde ortalama kırk ila yetmiş sözcük kullanıyoruz. Yani kırk ila yetmiş sözcükle iletişim kurmaya çalışıyoruz, anlaşmaya ve birbirimizi anlamaya çalışıyoruz. Benim bir sözüm var: “Hayat bizi parmak uçlarımızla yalnızlaştırdı”. Toplumda birbirini anlamayan, birbirini dinlemeyen bireyler her geçen gün daha da artıyor. Bugün bu araştırma yapılsa çok daha kötü sonuçlarla karşılaşabiliriz diye düşünüyorum.

Cemiyet olarak her yıl düzenlediğiniz yarışmalar var, bunlar dışında yakın planda başka projeleriniz olacak mı?

Türkiye’nin en köklü, en kıdemli yarışması dediğimiz, Hasan Tahsin Gazetecilik Yarışması, 50’yi aşkın yıldır düzenleniyor. Ondan sonra da İsmail Sivri Öykü Yarışması geldi. Bunu da onursal başkanımız İsmail Sivri’nin ölümünden sonra düzenlemeye başladık. 2010 yılından beri düzenlenen ve sadece çocukların ve gençlerin katılabildiği bir yarışmadır, çünkü İsmail Sivri çocukları çok seven, Deyim Yerindeyse Nasrettin Hoca’nın ruhunu da taşıyan biriydi. İlkokul, ortaokul ve lise öğrencilerine açık ve sadece İzmir’de düzenlenen bir yarışma iken buna Türkiye çapında katılımlar olmaya başladı. Daha sonra buna bir de karikatür yarışması ekledik. Bunu da Konak Belediyesi ile Sema Pektaş Başkanımızın bu konudaki muhteşem desteği ile gerçekleştirdik. Bu yarışma da gelecekte uluslararası boyuta taşınabilecek karikatür sanatçımız Eflatun Nuri Yarışmasıdır. Kendisi İzmirli olmasa da İzmir’de çok karikatürist yetiştirmiş önemli bir sanatçıdır. Şimdilik bu üç yarışmayı gerçekleştiriyoruz. Bunun dışında eğitim bursumuz var. Yaklaşık seksen öğrencimize her ay verdiğimiz Leman İlhan Esen Öğrenci bursu adı altında bursumuz var. Cemiyetin, geçmişten günümüze Türkiye’de önemli gazetecilerin de hatıralarının bulunduğu bir de Basın Müzesi var.
Evet bir basın müzemiz var. Neredeyse yüz elli yaşında olan bir matbaa makinesinin çalışır durumda olduğu, müzenin bahçesinde sergilenen rotatiflerin bulunduğu, benim kutsal emanetler dediğim, özellikle öldürülen gazetecilerin salonu ve Attilla İlhan’ın salonu olan yayın odasıyla görülmeye değer bir tarihtir basın müzesi. Müze bizim kıymetimizdir, gururumuzdur. Ama asıl sevindiğim konu çok fazla ziyaretçi alıyor olması ve özellikle öğrencilerimizin ziyareti bizi ayrıca memnun ediyor.
Cemiyetin bir de gazetesi var, Gazete Dokuz Eylül…
Tüm Türkiye’de basın çok sıkıntılı ama özellikle yerel basın çok daha zor. Ülkemizdeki işsizlik oranının en yüksek olduğu ilk birkaç sektörden biri… Hiçbir meslektaşım ertesi sabah bir işinin olup olamayacağından emin olmadan uyuyor. Şu koşullarda özellikle yerel basın gerçek bir var olma savaşı veriyor. Eğer destek verilmezse, insanlar gerçek haberden uzaklaşıp, habersiz kalacaklar. Günümüzde yerel basın tüm dünyada değeri daha çok anlaşılmış bir durumda artık. Biz de İzmir Gazeteciler Cemiyeti olarak, onların çatı örgütü olarak, işsiz olan gazeteci arkadaşlarımıza destek olup, gerçek haberin yapıldığı, kimsenin uydusu olmayan bir gazeteyi kentimize kazandırdık. Gazetecilerin gazetesi olan Gazete Dokuz Eylül, birçok meslektaşımızın desteklendiği, tanınan, bilinen bir gazete artık.

Herkesin malumudur ki, ülkemizde gazeteci olmak zor fakat kadın gazeteci olmak daha mı zor?

Ülkemin çeşitli bölgelerinde, zor koşullarda, zor coğrafyalarda çalıştığım oldu elbette. Ama bu zor koşullarda erkek meslektaşlarım da banimle birlikte çalışıyordu. Koşullar anlamında durum daha net sanırım.
Oturmuş bir kadın erkek algısı var ne yazı ki. Yaygın basına geldiğimizde de durum çok da farklı değil aslında. Tepelerde, köşe noktalarda hep erkekler var. Türkiye’deki köşe yazarlarının sadece yüzde 15’i kadın… Genel yayın yönetmeni, haber müdürü gibi kadrolardaki kadın sayısı yine yüzde on beş yirmiler civarında. Türkiye’de kadının yüzde yüz olduğu tek nokta var; arka sayfa güzelleri. Ama bu sadece ülkemizde değil, bütün dünyada böyle.